
Teknolojinin hayatımıza bu kadar girmesi gerçekten bize zaman kazandırdı mı? İlk bakışta cevabı kolay bir soru. Bankaya gitmiyoruz, havaleyi telefondan yapıyoruz. Bir belgeyi imzalamak için başka bir binaya geçmemiz gerekmiyor. Alışveriş, başvuru, ödeme, yazışma… Çoğu birkaç dakika içinde tamamlanıyor. Peki, bütün bunlardan kazandığımız zaman nerede?
Kendimize, ailemize, okumaya ve düşünmeye daha fazla zaman ayırabiliyor muyuz? Yoksa eskisinden daha çok işi, daha kısa sürede yetiştirmeye mi çalışıyoruz? İşlemler hızlanırken işlerin sayısının da arttığını hesaba katmadan, yalnızca hız üzerinden verimlilik konuşabilir miyiz? Elektronik imza süreçlerini düşünelim. Bir evrakın dolaşım süresi kısaldı. Bu önemli bir kazanım. Fakat imza bekleyen evrakların, kontrol edilmesi gereken ekranların, bildirimlerin ve cevap verilmesi gereken taleplerin sayısı ne oldu? Eskiden ertesi gün yapılabilecek bir işin artık aynı saat içinde tamamlanması bekleniyor. Teknik olarak mümkün olan, kısa sürede kurumsal bir zorunluluğa dönüşüyor. Teknoloji bize zaman kazandırıyor. Ardından o zamanı dolduracak yeni işler de üretiyoruz.
Robert Solow’un 1987’de söylediği, bilgisayar çağının verimlilik istatistikleri dışında her yerde görüldüğüne ilişkin sözünü biraz da buradan okumak gerekiyor. Erik Brynjolfsson’un bilgi teknolojileri ve verimlilik ilişkisini ele alan çalışmaları da meselenin yalnızca bilgisayar sayısıyla açıklanamayacağını gösteriyor. Ölçüm biçimi, kurumların yeni teknolojiye uyumu ve teknolojinin nasıl yönetildiği, en az yatırımın kendisi kadar önemli. Bugün üniversitelerde yaşadığımız sorun bu tartışmaya oldukça somut bir örnek sunuyor. Bir akademisyenin bilgiye erişmesi geçmişe göre çok daha kolay. Makaleye ulaşabiliyor, veriyi işleyebiliyor, dünyanın başka bir yerindeki araştırmacıyla görüşebiliyor. Fakat bütün bu imkânların arasında, okuyacağı makaleye ve düşüneceği probleme ayıracağı kesintisiz zamanı bulmak giderek zorlaşıyor.
Çünkü aynı bilgisayarda başka işler de bekliyor. Ders bilgi paketleri güncellenecek. Öğrenme çıktıları eşleştirilecek. Anket sonuçları sisteme girilecek. Toplantı tutanakları yüklenecek. Faaliyet raporu hazırlanacak. Daha önce başka bir sisteme girilmiş bilgi, bu kez farklı bir başlık altında yeniden istenecek. Bir belgenin bulunması yetmeyecek, uygun adla, uygun klasöre, uygun formatta yüklenmiş olması da gerekecek. Bunların her biri tek başına makul görünebilir. Asıl yük, hepsinin aynı insanın çalışma zamanında birikmesiyle ortaya çıkıyor.
Üstelik dijitalleşmeyle birlikte bazı idari işler ortadan kalkmıyor, işi yapan kişi değişiyor. Daha önce idari destekle yürütülen bir işlem, artık akademisyenin kendi ekranından tamamlaması gereken bir göreve dönüşüyor. Sistemde işlem kolaylaşırken akademisyenin sorumluluk alanı genişliyor. Kurumun tasarruf ettiği zamanın veya emeğin bedelini kimin ödediği ise çoğu zaman sorulmuyor.
Burada akreditasyon ve kalite güvencesi süreçlerini ayrıca konuşmak gerekiyor. Öğrencinin aldığı eğitimin niteliğini sorgulamak, eksikleri görmek, kaynakların yeterliliğini değerlendirmek ve yapılan işi izlemek elbette gerekli. Bir üniversitenin “Biz zaten iyiyiz” demesiyle yetinemeyiz. Ancak kaliteyi geliştirmek için kurulan sistemin kendisi de değerlendirmeye açık olmalı. Bir raporun hazırlanması kaç saat sürüyor? Aynı kanıt kaç kez isteniyor? Toplanan bilgi hangi kararı değiştiriyor? Tespit edilen eksiklik için gerçekten kaynak ayrılıyor mu?
Bunları sormadan yalnızca raporların tamamlanıp tamamlanmadığına bakarsak, bir süre sonra kaliteyle belgelendirmeyi birbirine karıştırmaya başlarız. Örneğin bir dersin öğrenme çıktılarının program çıktılarıyla eşleştirilmesi yararlı bir çalışma olabilir. Ama tabloyu doldurmakla öğrencinin öğrenmesini iyileştirmek arasında kendiliğinden kurulmuş bir bağ yoktur. O bağın kurulabilmesi için öğretim elemanının dersini yeniden düşünmesi, öğrencinin nerede zorlandığını görmesi ve gerektiğinde yöntemini değiştirmesi gerekir.
Bunların hepsi zaman ister. O zamanı belge üretmeye ayırıp ardından belgenin varlığını başarı saydığımızda, kendi kurduğumuz düzenin içinde dönmeye başlıyoruz. Derslik yetersizse derslik gerekir. Laboratuvarın donanımı eksikse yatırım gerekir. Öğrencinin danışmanlığa ihtiyacı varsa onunla konuşacak zaman gerekir. Sorunun tespit edildiğini gösteren bir tutanak, bunların yerini ne kadar tutabilir? Elbette yapılan işin kaydı tutulacak. Fakat bir noktadan sonra kurum, işin kendisinden daha çok kaydının eksiksizliğiyle ilgileniyorsa orada durup düşünmek gerekir. Eksik bir belge hemen görünür hâle gelirken, düşünmeye vakit bulamayan bir akademisyenin kaybı aynı açıklıkla görünmez. Hazırlanamayan araştırmanın, sorulamayan sorunun, yarıda kalan okumanın sisteme girilecek bir karşılığı yoktur.
Drucker’ın “Ölçemediğin Şeyi Yönetemezsin” ci anlayışı bu olmasa gerek. Ölçebildiğimiz şeyler önümüze gelir. Ölçemediğimiz kayıplar ise çalışma hayatının içinde sessizce birikir. Üniversitenin bu durumu biraz da burada başlıyor. Herkes sürecin bir parçasını yerine getiriyor. Her talebin bir gerekçesi, her ekranın bir sorumlusu, her belgenin bir teslim tarihi var. Fakat bütün bu işlemlerin toplamda akademik hayata ne yaptığını konuşacak yer bulmak zorlaşıyor. İtiraz ettiğinizde kaliteye karşı çıkıyormuşsunuz gibi anlaşılabiliyorsunuz. Oysa sorulan şey gayet açık: Bu kadar kayıt, rapor ve kontrolün sonunda eğitim ne ölçüde iyileşti? Araştırmaya ne kadar alan açıldı?
Bunları düşünecek ve cevap verecek zamanın kalmadığı gibi bir paradoks ta önümüzde yatıyor. Üniversitelerde hesap verebilirlik kadar, düşünmeye ayrılan zamanın da korunması gerekiyor. İyi bir araştırmanın her haftası yeni bir çıktı üretmeyebilir. Bir sorunun başında uzun süre kalmak, ilk denemenin sonuç vermemesi, bazen başlangıçtaki varsayımdan vazgeçmek akademik çalışmanın içindedir. Bunları sürekli faaliyet göstermek zorunda olduğumuz bir düzende anlatmak kolay değil. Bu nedenle dijital sistemlerin ve kalite süreçlerinin başarısını, ürettikleri kayıtların yanında akademisyene ne kadar zaman bıraktıklarıyla da değerlendirmeliyiz. Aynı bilgiyi tekrar tekrar istemeyen, kurumun elindeki veriyi kullanabilen, tespit ettiği sorunu somut bir iyileştirmeye bağlayan bir yapı kurabiliriz. Bunun için biraz da mevcut işlerden hangilerinin gerçekten gerekli olduğuna karar vermemiz gerekiyor.
Çünkü teknoloji sayesinde daha kısa sürede daha fazla işlem yapabiliyor olmamız, üniversitenin daha iyi çalıştığını tek başına göstermiyor. Akşam bilgisayarı kapattığında bütün bildirimleri cevaplamış, formları tamamlamış, belgeleri yüklemiş bir akademisyenin aklında hâlâ şu soru kalabiliyor: Bugün okumam gereken metni ne zaman okuyacağım?
Üniversitelerde kaliteyi konuşurken bu soruyu da masaya koymak zorundayız. Bakın bu yazıyı okurken kaçınız zamanı kesilmeden okuyabildi, kaçınız tam olarak bakabildi, kaçınız düşünebildi veya düşünebilecek buradan bakın. Öyle bir dijital yoğunluk içerisinde bu yazıyı yazmak değil okumak bile başlı başıma maharettir. Zaman bulup da yazımı okuyabildiyseniz önünüzde saygıyla eğilir teşekkür ederim. Devamı gelecek………..

