
Bir İngiliz merak etmiş, çöpe takip cihazı takmış. Çöp Avrupa’da birkaç tur attıktan sonra malum memlekete gelmiş.
Bizde tartışma başlamış:
“Bu çöpün ülkemizde ne işi var?”
“Gelsin kardeşim, ülke kalkınsın.”
İki taraf da çok duyarlı maşallah.
Birinci grup denizdeki plastik parçalarını birbirine gösterip memleketin haline üzülüyor. Sonra aynı denize giriyor, aynı beach’e kişi başı binlerce lira bırakıyor, aynı tesisleri dolduruyor.
Yahu madem bu kadar rahatsızsın, bir gün de reaksiyon ver.
Gitme.
Denizi kirli olan tesis boş kalsın.
Beach sinek avlasın.
Mekânın masaları boş dursun.
Çünkü bazen en etkili protesto sosyal medyada bağırmak değil, *para vermemektir.*
Diğer grup daha da enteresan:
“Çöp gelsin, ülkemiz kalkınsın.”
İnsan bir an gururlanıyor.
Diyorsun ki herhalde dışarıdan gelen plastikleri öyle güzel geri dönüştürüyoruz ki mamul yapıp tekrar dünyaya satıyoruz.
Sonra öğreniyorsun ki kendi çöpümüzü bile doğru dürüst dönüştürmekte zorlanıyoruz.
O zaman insanın aklına geliyor:
Acaba bizim çöp kalitesiz mi?
Plastiğin Avrupalısı mı makbul?
Yakında “yerli çimento atığı yeterince nitelikli değil, ithal moloz daha kaliteli” diye açıklama yapılırsa şaşırmayacağım.
Ama asıl şaheser şu:
Çöp ithalatına karşı çıkan muhalif de,
“Dış ticaretimiz gelişsin, ülkemiz kazansın.” diyen vatansever de,
denizi kirleten işletmeci de…
Pazar günü piknik alanına gidip pet şişesini, poşetini, mangal külünü bırakıp eve dönüyor.
Sonra hep beraber çevreyi kurtarıyoruz.
Biri Avrupa’nın çöpüne kızıyor.
Biri Avrupa’nın çöpünden medet umuyor.
Biri denize çöp atıyor.
Biri kirli denizde yüzmek için para ödüyor.
Ve herkes kendini haklı sanıyor.
Bu ülkede çevre meselesinin özeti belki de şudur:
*Herkes çöpün nereye gittiğini merak ediyor ama kendi çöpünü nereye attığıyla pek ilgilenmiyor.*
Üfürizmalardan…



