

Geçtiğimiz yazıda yükseköğretimde lisans süresinin üç yıla indirilebilmesi, bir yılda üç dönem eğitim yapılabilmesi ve uzun dönem işyeri temelli uygulamalı eğitim modelinin yaygınlaştırılması tartışmalarına ilişkin bazı yapısal soruları gündeme getirmiştim. Temel itirazım reform fikrine değil, reformun sahadaki sosyo-ekonomik gerçeklikler dikkate alınmadan uygulanması hâlinde doğurabileceği yeni eşitsizlikleredir. Çünkü yükseköğretim yalnızca mevzuatla, kredi sayılarıyla ya da dönem süreleriyle şekillenen teknik bir alan değildir. Öğrencinin ailesi, yaşadığı şehir, gelir durumu, çalışmak zorunda olup olmaması, okuduğu bölümün sektörle temas kapasitesi ve üniversitenin bulunduğu bölgenin ekonomik imkânları bu sürecin doğrudan parçasıdır. Bu nedenle reformun başarılı olabilmesi için tek tip bir model yerine, esnek, bölgesel farklılıkları dikkate alan ve öğrenciyi sistemin merkezine yerleştiren bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.
İlk önerim, üç dönem eğitim modelinin bütün üniversiteler ve bütün programlar için zorunlu bir yapıya dönüştürülmemesidir. Bu model, isteyen ve altyapısı uygun olan programlarda uygulanabilir. Ancak her bölümün aynı hızda, aynı kapasitede ve aynı öğrenci profiliyle bu sisteme geçmesi beklenmemelidir. Özellikle Anadolu şehirlerinde okuyan öğrencilerin önemli bir kısmı yaz aylarında aile işletmelerinde, tarımda, hayvancılıkta, ticarette veya geçici işlerde çalışarak aile ekonomisine katkı sunmaktadır. Bu öğrenciler için yaz dönemi yalnızca dinlenme değil, aynı zamanda hayatın içinde öğrenme ve üretme dönemidir. Dolayısıyla üç dönem modeli uygulanacaksa, öğrencinin sosyo-ekonomik durumunu dikkate alan muafiyet, erteleme, hibrit ders alma ve yaz döneminde çevrim içi ders tamamlama gibi seçenekler mutlaka oluşturulmalıdır (ki bunu bir önceki yazımda da kaleme almıştım)
İkinci olarak, uzun dönem işyeri uygulaması için ulusal ölçekte bir sektörel kapasite haritası çıkarılmalıdır. Hangi ilde, hangi sektörde, hangi programdan kaç öğrencinin nitelikli uygulamalı eğitim alabileceği önceden bilinmeden uzun dönem staj modelinin yaygınlaştırılması doğru olmayacaktır. Büyükşehirlerde finans, sanayi, yazılım, sağlık, turizm ve lojistik gibi alanlarda daha fazla işletme seçeneği bulunabilir. Ancak küçük ve orta ölçekli şehirlerde aynı imkânlar her zaman mevcut değildir. Bu nedenle yükseköğretim reformu, yalnızca üniversite merkezli değil, aynı zamanda şehir, sektör ve bölgesel kalkınma merkezli düşünülmelidir. Bu kapsamda her ilde Üniversite-Sektör Uygulamalı Eğitim Kurulları oluşturulması ve (İlk önce) gönüllü akademisyen/işadamı/STK üyeleri üzerinden kariyerleri için öğrencilere staj hizmeti entegre biçimde verilmelidir. Bu kurullarda üniversiteler, ticaret ve sanayi odaları, organize sanayi bölgeleri, kamu kurumları, belediyeler, meslek kuruluşları ve sivil toplum temsilcileri yer alabilir. Böylece öğrencilerin staj ve işyeri uygulamaları tesadüfi ilişkilerle değil, kurumsal bir planlama ile yürütülebilir. Hangi işletmenin kaç öğrenci alabileceği, hangi öğrencinin hangi beceriyi kazanacağı, öğrencinin hangi öğretim elemanı tarafından izleneceği ve işyerinin hangi sorumlulukları üstleneceği önceden belirlenmelidir. Bu sistemde İşletme 2-3 yıl sonra işe alabileceği elemanını belirlemiş olacaktır.
Üçüncü önerim, uzun dönem stajların yalnızca öğrencinin sorumluluğuna bırakılmamasıdır. Bugün birçok öğrenci staj yeri bulmak için kişisel çevresini, aile bağlantılarını veya bireysel imkânlarını kullanmak zorunda kalmaktadır. Bu durum sosyal sermayesi güçlü olan öğrenciler lehine bir avantaj üretmektedir. Oysa yükseköğretimin temel görevi, fırsat eşitsizliklerini yeniden üretmek değil, azaltmaktır. Bu nedenle merkezi veya bölgesel düzeyde bir “Ulusal Uygulamalı Eğitim ve Staj Platformu” kurulmalıdır. Öğrenciler, işletmeler ve üniversiteler bu platformda buluşturulmalı; başvurular, kabul süreçleri, sigorta işlemleri, devam takibi, performans değerlendirmesi ve geri bildirimler dijital olarak izlenmelidir. Kariyer Kapısı hizmeti verilmekle birlikte bu konuda üniversite temsilcileri ya da staj programını aktif olarak yürüten üniversite bölüm başkanları veya sürecin içinde yer alan diğer akademik ve idari personeller ile toplantı yapılmalıdır. Örneğin Kariyer Kapısı olanağının gerçekten çok iyi bir kurguya sahip olduğunu biliyorum. Fakat öğrenci geri dönüşlerinden eksikliklerinin de olduğu gerçeğinden hareketle doğrudan işin mutfağında olan akademik personel ile yüz yüze ya da çevrimiçi görüşmeler yapılarak Kariyer Kapısı uygulamasına yeniden şekil verilmesi taraftarıyım.
Dördüncü olarak, işletmelere teşvik mekanizmaları sağlanma çeşitliliğine gidilmelidir. Eğer işletmelerden uzun süreli öğrenci kabul etmeleri, öğrenciye zaman ayırmaları, onu eğitmeleri ve değerlendirmeleri bekleniyorsa, bu sürecin işletmeler açısından da sürdürülebilir hâle getirilmesi gerekir. Vergi indirimi, SGK prim desteği, eğitim desteği, danışmanlık desteği veya başarılı uygulama yapan işletmelere kamu görünürlüğü sağlanması gibi teşvikler değerlendirilebilir. Aksi hâlde uygulamalı eğitim, bazı işletmeler için gönüllülüğe dayalı, bazıları için ise düşük maliyetli işgücü beklentisine dönüşebilir. Bu da reformun ruhuna zarar verir. Bu noktada TOBB ve ilgili kurumlar tavsiyesi ile ticari kredi faizlerinde ek indirime gidilmesi gibi hususlar değerlendirme içine alınabilir.
Beşinci ve belki de en önemli önerim, çalışan öğrenciler için esnek devam modelinin geliştirilmesidir. Bugün yükseköğretimde ciddi bir çelişki bulunmaktadır. Bir taraftan öğrencinin iş hayatına erken katılması, staj yapması, sektörle bütünleşmesi ve mezun olmadan istihdamla tanışması istenmektedir. Bu durum Cumhurbaşkanlığı İstihdam Politikaları ile uyumludur. Diğer taraftan öğrenci bir iş bulduğunda veya mesleki bir fırsat yakaladığında, devam zorunluluğu nedeniyle çoğu zaman eğitim ile iş arasında tercih yapmaya zorlanmaktadır. Bu ise özellikle ön lisans ve lisans öğrencileri için büyük bir sorun oluşturmaktadır.
Çözüm, devam zorunluluğunu tamamen kaldırmak değildir. Çözüm, devamı öğrenme çıktılarıyla ilişkilendiren esnek bir sistem kurmaktır. Öğrenci çalışıyorsa, bunu belgeleyebiliyorsa ve dersin öğrenme çıktılarını alternatif yollarla karşılayabiliyorsa, ona farklı bir öğrenme yolu sunulmalıdır. Hibrit dersler, çevrim içi içerikler, hafta sonu dersleri, akşam dersleri, modüler sınavlar, proje temelli değerlendirme ve işyerinde öğrenmenin krediye dönüştürülmesi gibi uygulamalar bu noktada değerlendirilebilir.
Diğer taraftan, kalite güvencesi yalnızca rapor üretme faaliyeti olarak görülmemelidir. Uzun dönem staj yapan öğrencinin gerçekten ne öğrendiği, hangi becerileri kazandığı, işyerinde hangi görevleri üstlendiği, mesleki tutumunun nasıl geliştiği ve mezuniyet sonrası istihdama nasıl yansıdığı izlenmelidir. Bunun için üniversitelerde dijital portföy sistemi kurulabilir. Öğrenci staj sürecinde yaptığı işleri, öğrendiği becerileri, karşılaştığı sorunları ve geliştirdiği çözümleri bu portfolyoda belgeleyebilir. Öğretim elemanı, işyeri danışmanı ve öğrenci aynı sistem üzerinden süreci takip edebilir. Bu manada Kastamonu Üniversitemizde Sosyal Transkript Uygulamasının geliştirildiğini ve bu adımın üniversitemiz tarafından sıkı bir şekilde takip edildiğini biliyorum.
Sekizinci önerim, reformun akademik derinliği zayıflatmayacak şekilde kurgulanmasıdır. Lisans süresinin kısalması, ders sayılarının azaltılması veya programların sadeleştirilmesi tek başına başarı göstergesi değildir. Asıl başarı, öğrencinin daha kısa sürede daha nitelikli öğrenme kazanımları elde edebilmesidir. Bu nedenle her programda şu soru sorulmalıdır: Bu programdan mezun olan öğrenci hangi bilgiye, hangi beceriye, hangi mesleki tutuma ve hangi analitik düşünme kapasitesine sahip olacaktır? Eğer bu sorulara güçlü cevaplar verilemiyorsa, süre kısaltmak yalnızca biçimsel bir değişiklik olur. Kapsamlı yaptığım değerlendirmelerden anlaşılacağı üzere staj ile ilgili hususlar halledilmeden süre kısaltmanın doğru olmadığını düşünenlerdenim
Reform sürecinde pilot uygulama yaklaşımı bazı üniversiteler tarafından benimsenmiştir. Bütün sistemi bir anda dönüştürmek yerine, farklı bölgelerden, farklı program türlerinden ve farklı öğrenci profillerinden seçilecek pilot uygulamalarla model test edilmektedir. Üniversitelerin İhtisaslaşması uygulamaları bu kısımda atılmış en önemli adım olarak görmekteyim. Burada da yine Kastamonu Üniversitesinin Ormancılık ve Tabiat Turizmi alanında İhtisas Üniversitesi olarak YÖK tarafından yetkilendirilmiş olması da dikkat çekici bir durumdur. Ayrıca kurulan Mükemmeliyet Koordinatörlüğümüzde öğrenciler ile birebir konuşularak tavsiye alındığını da bildirmek isterim. Gerek mükemmeliyet koordinatörlüğü gerekse sosyal transkript uygulamasının, dahası ihtisas üniversitesi yetkilendirmesinin Türkiye’de çoğu üniversitede bulunmadığını, öğrenci ve il odaklı uygulamalarda çoğu zaman eleştirilse de Kastamonu Üniversitesi’nin Üniversite camiasında öncü çalışmalara da imza attığını da belirtmiş olalım.
Yükseköğretimde reform ihtiyacı açıktır. Dünya değişmektedir. İşgücü piyasası değişmektedir. Öğrencilerin beklentileri değişmektedir. Üniversitelerin de bu değişime kayıtsız kalması mümkün değildir. Ancak yükseköğretimde dönüşüm, yalnızca süreyi kısaltmakla, dönem sayısını azaltmakla veya stajı zorunlu hâle getirmekle başarıya ulaşamaz. Başarı; öğrencinin hayat gerçekliğini, bölgesel kapasite farklılıklarını, sektörün taşıma gücünü, akademik niteliği ve sosyal adaleti birlikte düşünebilen bir model kurmakla mümkündür. Bu nedenle yükseköğretim reformunda temel ilke şu olmalıdır: Her öğrenciye aynı yolu dayatmak değil, her öğrencinin nitelikli öğrenmeye ulaşabileceği esnek yollar açmak. Çünkü güçlü bir yükseköğretim sistemi, yalnızca hızlı mezun veren sistem değildir. Güçlü yükseköğretim sistemi; düşünen, üreten, çalışan, sorgulayan, meslek sahibi olan ve ülkesine değer katan bireyler yetiştirebilen sistemdir.
Sağlıcakla kalın.





