
Ekonomik sorunların kökenini tek bir isme, tek bir makama, tek bir döneme bağlamak kolaydır. Hatta rahatlatıcıdır. Çünkü suçlu belliyse vicdanımız rahattır. “O yaptı” deriz, “şu bozdu” deriz, “bu yönetemedi” deriz ve aynanın karşısına geçmek zorunda kalmayız. Oysa bazen en büyük ekonomik kriz, piyasada değil seçmenin, tüketicinin, vatandaşın zihninde başlar. Bugün Türkiye’de yaşadığımız ekonomik tablonun önemli bir kısmı yalnızca karar vericilerin değil, aynı zamanda o kararlara sessizce alışan, her fiyat artışını kanıksayan, her pahalılığı yapacak bir şey yok diye sineye çeken toplumsal davranış biçiminin de sonucudur. Maliye makamı değildir meselenin tamamı. Yürütme makamı da değildir sebep. Asıl mesele, fiyatı sorgulamayan, davranışını değiştirmeyen, pahalıya rağmen almaya devam eden, kızsa da tüketen, söylense de kasaya giden seçmen ya da tüketici profilidir. Ekonomi sadece bakanlıkta yazılan programlardan ibaret değildir. Öyle ki aynı zamanda market rafında, pazar tezgâhında, kredi kartı ekstresinde, lokanta hesabında, düğün salonunda, tatil rezervasyonunda ve sosyal medya gösterişinde yazılır.
Finansal okuryazarlık, borsada grafik okumakla başlamaz. Kripto para bilmekle de başlamaz. Faiz, kur, swap, CDS ezberlemekle de başlamaz. Finansal okuryazarlık önce şunu sorabilmekle başlar: “Ben bu parayı gerçekten buna vermeli miyim?” “Hakkı veya değeri bu mu?” Tasarruf da tam burada başlar. Gelirinden artırmakla değil, gereksiz, haksız, abartılı fiyat karşısında hayır diyebilmekle başlar. Bugün enflasyon yalnızca maliyet artışlarının sonucu değildir. Enflasyon aynı zamanda yüksek kâr marjlarına razı olan, fiyat artışını meşrulaştıran, nasıl olsa alıyorlar düzenini besleyen tüketici davranışının da sonucudur. Bir ürünün fiyatı iki katına çıkıyor, yine alıyoruz…..Bir tabak yemek akıl dışı fiyata geliyor, yine oturuyoruz….. Bir kahve neredeyse günlük yevmiye kadar oluyor, yine sıraya giriyoruz…… Bir makarnaya 2000 lira veriyoruz, sonra da dönüp ekonomiden şikâyet ediyoruz…..
Geçenlerde birine sordum: “Bu fiyata bu makarnayı yedikten sonra kendini kandırılmış hissetmiyor musun?” Uzun uzun baktı. Sonra çok sarsıcı bir cevap verdi: “Eskiden hissederdim. Ama bir şey fark ettim. Ben bu fiyatı sadığı oldum sanki. ……” İşte Türkiye ekonomisinin en acı cümlelerinden biri budur.
Biz artık ihtiyaçlarımıza değil, alışkanlıklarımıza sadığız.
Markaya sadığız. Mekâna sadığız. Gösterişe sadığız. “Ben de varım” deme arzusuna sadığız. Buraya kadar kabul. Pazarlamadaki marka sadakati dediğimiz bilimsel kavramın çerçevesini red edecek değilim. Ama marka sadakati dediğiniz bir durumda bile tasarruf düşüncesinin ön planda olması gerektiğine inananlardanım. Emeğimize, gelirimize, alın terimize, geleceğimize aynı sadakati göstermediğimizi düşünüyorum. Bir toplum, parasının değerini önce kendi gözünde düşürür. Sonra piyasada düşer. Bugün mesele yalnızca fiyatların yüksek olması değildir. Asıl mesele, o yüksek fiyatlara rağmen davranışlarımızı değiştiremiyor oluşumuzda yatmakta. Lütfen basit düşünün…. İktisadi teorileri kenara bırakalım demiyorum ama sokak lisanı ile şunu bilelim lütfen…. Piyasa çok basit bir dilden anlar. Talep varsa fiyat devam eder. İnsanlar almaya devam ediyorsa satıcı da “demek ki bu fiyat makul” der.
Kızarak alıyoruz. Söylenerek alıyoruz. Paylaşım yaparak alıyoruz. Ama alıyoruz. Sonra da “neden pahalı?” diye soruyoruz. Çünkü pahalı olanı satın alarak pahalıyı onaylıyoruz.
Bir ülkede seçmen yalnızca sandıkta tercih yapmaz. Her gün cüzdanıyla da tercih yapar. Her gereksiz alışveriş enflasyona bir oydur. Her gereksiz harcama bir ekonomik davranış beyanıdır. Her “aman canım bir kere yaşıyoruz” cümlesi, gelecekteki refahımızdan alınmış küçük bir borçtur. Biz uzun zamandır sadece gelir yetersizliği yaşadığımızı düşünerek aynı şeylerden şikayet eder olmuşuz. Bizim zorunlu olanlar dışında tercih bozukluğu yaşadığımızı göremiyoruz. Satın alma kültürümüz bozuldu. Gösteriş tüketimi normalleşti. Hak ettim ifadesi, “karşılayabilir miyim?” sorusunun önüne geçti. Bu yüzden mesele sadece ekonomi politikası değildir. Mesele aynı zamanda kültür meselesidir. (Bu konuda gelir olarak çok önde olan Danimarka, İsviçre, Finlandiya ve Norveç gibi ülkelerde durumun nasıl ilerlediğini önümüzdeki haftalarda yazacağım)
Tasarruf kültürü olmayan toplumda enflasyonla mücadele eksik kalır. Sorgulama kültürü olmayan toplumda fahiş fiyat kalıcı olur. Tepki kültürü olmayan toplumda piyasa ahlakı bozulur. Seçmen bilinci olmayan toplumda da her şey siyasete bağlanarak her zaman kolay mazeret üretilir ……Evet, yönetenlerin sorumluluğu vardır. Hem de büyüktür. Ama toplum olarak kendi sorumluluğumuzu görmeden her şeyi yukarıya havale etmek de başka bir kolaycılık değil midir? Ülkelerde kriz önce kasada değil, karakterde başlar. Biz pahalıya kızıyoruz ama pahalıdan vazgeçmiyoruz. Şikâyet ediyoruz ama şikayet ettiğimizin peşinde onu elde edene kadar sırada bekliyoruz. Enflasyondan yakınıyoruz ama enflasyonu besleyen tüketim davranışlarımızı vazgeçilmelerimiz arasında görüyoruz.
Sonra da dönüp soruyoruz: “Bu ekonomi neden düzelmiyor?”



