kastamonu beyaz haber

Bir maarifperverin çağını aşan fikirleri

Bir maarifperverin çağını aşan fikirleri
REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
Doç. Dr. Fahri MADEN
Doç. Dr. Fahri MADEN( fahrimaden@kastamonu.edu.tr )
16 Mayıs 2020 - 10:05
REKLAM ALANI

(300x250px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.

Hakikat asla durmaz, daima yürür, kendisine yol açar.

Tüm dünyada etkileri görülen şu salgın hastalık (korona virüs) günlerinde eve kapanmış durumdayız. Gerçi biz oldum olası ev hayatını, evde ilim ile meşgul olmayı ve vaktimizin önemli bir bölümünü böyle geçirmeyi alışkanlık haline getirmiş bir fukarayız. Ancak bu iş zorunluluk haline gelince doğrusu biraz insan üzerinde baskı yapıyor. Yine de bu durumu fırsata çevirecek, bir okuma, anlama ve tefekkür iklimine daldığımız bu günlerde eski defterleri de karıştırıyoruz. Eski defterler dedimse, bir ilim ve hikmet yolcusunun yegâne serveti olan kitaplığından bahsediyorum. Fakir kitaplığımızda akademik hayata ilk adımımızı attığımız dönemde önemli gördüğümüz yerlerini çize çize okuduğumuz (eserin ilk sayfasına okuma ve önemli yerleri işaretleme ameliyemizin 26.04. 2001 tarihinde bittiğini not almışız) bir yazar ve maarifperverin Maarifimiz ve Servet-i İlmiyemiz adlı eserinden söz açmak isteriz.     

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki Kültür Bakanlığı’nın yayınladığı bu eser vesilesiyle bir şey dikkatimizi celp etti. O da beğenelim beğenmeyelim Kültür Bakanı M. İstemihan Talay’ın bakanlığı döneminde kurumun çok sayıda eseri okuyucuya mütevazı bir meblağa ulaştırmış olması. Öğrencilik dönemimizde ve meteliğe kurşun attığımız o yıllarda çok sayıda eser temin etmişiz Kültür Bakanlığı yayınları arasından. Durum şimdilerde nasıl bir incelemek icap eder.

Sizlere tanıtımını yapacağımız ve fikirlerinden bahsedeceğimiz şahıs Tüccarzâde İbrahim Hilmi Bey’in bir de resmi derç edilmiş kitabın kapağına. Şöyle bir baktığınızda gayet ciddi, otoriter ve disiplinli, belki kuralcı bir portresi var yazarımızın. Eseri günümüz Türkçesine Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi hocalarından Melek Dosay Gökdoğan kazandırmıştır. 

Eser şu başlıklardan müteşekkil: Milli Eğitim Bakanlığı, Mekteplerimiz, Mektep Hayatı, Öğretmenler, Programlarımız ve Ders Kitaplarımız, Kütüphanelerimiz, Yayınlarımız, Resmi Matbaalarımız, Tiyatrolarımız, Edebiyat ve Musiki, Müzelerimiz, Oyunlarımız… Konu başlıklarına bakıldığında Balkan Harbi yıllarında -1913 yılı- yayınlanmış olan eserin ehemmiyeti hemen ortaya çıkıveriyor. Bir ölüm kalım savaşı sırasında Tüccarzâde İbrahim Hilmi Bey eline aldığı kalemiyle “cepheye gidip savaşalım” yerine “Maarif davası” diyor. Cephedeki savaşın kazanılması iyi bir maarife bağlı çünkü. Elbette burada ele aldığımız eserdeki tüm fikirleri onaylamak mecburiyetinde değiliz. Ancak satırlarda ilerledikçe, hele hele Tüccarzâde İbrahim Hilmi Bey’in samimi, içten ve fedakâr üslubu aramızdaki buz dağlarını eritmeye kâfi geliyor. Biraz sonra eserin sayfalarını çevirdikçe yazarımızın “Çığıraçan” soyadını alışının hiç de tesadüf eseri olmadığını fark edeceğiz.         

İbrahim Hilmi Bey o dönemin eğitim insanlarından Satı Bey’in şu sözüyle başlamış kitabına: “Yarın ki Osmanlılık bugünkü mekteblerde hazırlanacaktır.” Adeta Hz. Ali Efendimizin “Çocuklarınızı yaşayacakları devre göre yetiştirin” sözünü düstur almak istediğinin işaretini veriyor. Bununla beraber yazarımız söze eski yönetimi eleştirmekle başlıyor. “Abdülhamid devri müthiş bir istibdat idaresiydi. Ah o hükümdar isteseydi İslami öğeleri uyandırınca maarifi koruyan fiiller de bulunabilirdi. Hayır, bütün sarayla beraber hükümet de cahillerin elinde kaldı… Balkan devletleri bütün kuvvetlerini maarife, ilkokula ve meslek okullarına verdi. Hararetli hararetli çalışarak köylerine varıncaya kadar uyandılar. Biz de ise şehirlilerimiz bile gaflet ve cehalet uykusundan bir türlü uyanamadı.” Sultan II. Abdülhamit’in devre dışı bırakılmasından sonra da maarif konusunda pek değişen bir şey olmamıştır yazarımıza göre. Meşruiyetle büyük bir siyasi devrim yapılmış, orduya, donanmaya ehemmiyet verilmiş, ancak maarife bakılmamıştır. Bir defa Eğitim Bakanlığı’na ehil birini getirmek yerine, “siyasi partilerin kayırılacak ikinci derecede bir üyesi var ise onu oraya yardımcı olarak getirmek, bir geçim yeri olarak kabul ettirmek için vasıta kabul edildi.” Tüccarzâde’ye göre memleket siyasi devrimden ziyade fikri ve sosyal değişime muhtaçtı. Millet okumadıkça, kafalarını değiştirmedikçe kendi istikbalini tehlike ve felaketlerden kurtaramaz. “İşte dört senelik Meşrutiyet’te maarif idaresi! Her bakan geldi bir teşkilat yaptı, öteki geleninkini bozdu. Adeta maarifte büyük bir tahterevalli oyunu oldu.” Tüccarzâde kitabına başlarken “Birkaç Söz” başlığı altında dönemin maarif idaresinin durumunu böyle özetliyor ve daha pek çok misaller getiriyor. Ona göre Münif Paşa zamanında kişisel erdemi ve olgunluğu sayesinde hayat belirtisi gösteren Eğitim Bakanlığı daha sonra harap hale gelmiştir. Büyük Batılı devletler bir yana daha yeni Osmanlı’dan ayrılan Balkan ülkelerinde eğitime ayrılan bütçeye nazaran bizim tahsisatımız hiçtir. Askeri harcamalarımız ise olağanüstüdür. Oysa Almanya’yı bir asır içinde yetkinlik mertebesine ulaştıran yegâne özellik maarifi, ilköğretimidir.    

Tüccarzâde bu noktada sözü iki önemli eğitim konusuna getirir: Mektepler ve Öğretmenler. Mekteplerimizin içler acısı halini ortaya serdikten sonra ülkedeki gayrimüslim eğitim kurumlarını sayar ve “bizde böyle eğitim kurumları meydana getirebiliyor muyuz?” diye sormaktadır. Mektep binalarımız pek harap ve virandır. Sağlık, temizlik ve intizamdan mahrumdur. Beden eğitimine hiç önem verilmez, eğitim araçları noksan, derslerin eğitim ve öğretiminde ise büyük usulsüzlükler sürmektedir. Bunlara karşılık yazarımız Peşte, Viyana, berlin ve Münih’te muhteşem birer sarayı andıran okulları gezmiş, 500 bin cilt kitaba sahip Viyana’daki bir kütüphanenin yalnız mütalaa salonunda bin kişinin kitap mütalaasıyla meşgul olduğunu görmüştür. Bu durumda “Kışlalar kadar mektep yapmalıyız. Ziraat, zanaat ve ticaret mektepleri teşkil etmeliyiz. Madencilik, şimendifercilik, vapurculuk gibi her meslek dalına ait okullar açmalıyız. O halde ki erkek ve kızlara ait hizmetçilik, hastabakıcılık, garsonluk, ahçılık için bile yüz türlü okul açmalıyız. Bizim için başka türlü düzelme ve kurtuluş yolu yoktur.”

Mekteplerdeki eğitimin nasıl olacağına dair de diğer ülkelerdeki gözlemlerine dayalı olarak fikir beyan edip uygulamalı, gezi ve gözleme dayalı bir eğitim anlayışı öneren Tüccarzâde sözü öğretmenlere getirmektedir. Yazarımıza göre 1913’te bizde öğretmenlik mesleğinde durum bu: “Bizde öğretmenlik bir meslek, bir sanat olarak tanınmamıştır. Çoğu ihtiyaçtan bu mesleğe eğreti giriyor, fakat gözü, maksadı hep başka bir meslek edinmektedir.” Öyle midir gerçekten de? “Bana bir harf öğretenin kırk kölesi olurum” düsturundan gelen öğretmenlik kutsal bir görev değil midir? Tüccarzâde o dönemde cahil ve mutaassıp öğretmenlerin çokluğundan şikâyetçidir. Yoksa öğretmenlik mesleğinin ehemmiyetinin farkındadır. Kurduğu yayınevinde ders kitabı, tarih, edebiyat ve din alanlarında 1000’den fazla eser basan Hilmi Bey, ilk defa alfabe ve okuma kitaplarına resim koyduğunda bu cahil öğretmenlerin müftülükten fetva almaya ve kendisini bakanlığa şikâyete yeltendiklerini, Eğitim Bakanlığı’nın bu kitapları yasaklamaya kalkışmasına rağmen kendisinin dinlemeyip bunları yayınlamaya devam ettiğini vurgulamaktadır.  

Kendisi de çok sayıda ders kitabı basmış olan Tüccarzâde o dönemde de bizde bu konuda hatır gönül işinin çok olduğunu haber vermektedir. Yazarımız eğitimle ilgili bizdeki uygulamalarla Batı’yı karşılaştırır ve şu sonuca varır: “Batılı milletlerde öğretime, tedrisat programlarına son derece itina edilir. Her dersin tedris usulünde bir maksat ve bir gaye takip edilir, mektepten yetişecek bir gencin sonradan atılacağı hayat kavgasındaki direnme gücü ve üstünlüğü temin edilmek istenildiği gibi millî hayatta da bütün vatandaşları gibi bir his ve fikre tâbi olmasına dikkat edilir… Eğitim Bakanlığı ilk, orta ve yüksek sınıflara ait ayrıntılı bir öğretim programı yapar. Fakat bu programı öyle maarife mensup bir iki kişinin toplanarak birkaç gün içinde tertip edivermeleri türünden olmayıp, aylarca incelemeden, uğraşmadan sonra meydana getirilir. Bu programlarda bütün derslerin teferruatı, konuları yer alır, derslerin saatleri, okutulacak konuların sınırı, her şeyi belli olur.” Biz de ise daha önce yazılmış kitaplar aynen tekrar edilerek okul kitaplarının meydana getirildiğini, kitaplara resim ve sair görsel konulmadığını, hatta kendisinin böyle bir teşebbüsü karşısında buna engel olunduğunu söylemektedir. Bizim okul kitaplarımız bu kadar karışık ve perişan iken Rum ve Ermeni mekteplerinin kitaplarının bolluk ve nefisliğine, en fakir köylerinde dahi okuttuklarının ciltli ve güzel olduğuna hayıflanmaktadır. Maarif severimiz bu konuda en acı cümlesi ise şudur: “Biz her hususta ucuzluğu aradığımız için her şeyimiz noksan, çürük ve haraptır.” Çocuklara mahsus okuma kitapları ve ders kitaplarıyla ilgili eksiklikleri şu cümlelerle bitirmektedir: “… Çocukların seviyesi, aşikar özellikleri düşünülerek, çevresindeki eşya ve olaylar dikkate alınarak yazılmaz. Çoğu bu muhitin dışında harikulade şeylerden bahseder, hem de öyle bir üslupla yazılır ki manalarını okutan hoca da anlayamaz. Kullanılan dil tumturaklı ve anlaşılmaz cümlelerle doludur. Ehil kimseler tarafından sade ve güzel yazılmış mektep kitaplarımız sayılacak kadar enderdir. Ve böyle kitapların kıymet ve önemini ilgili olanlara anlatmak için de seneler geçer.   

Tüccarzâde çocuk kitapları ve ders programlarıyla yayın konusunu kapatmamıştır. Herkese hitap eden yayınlar konusuna “bir uyanış ve devrim dönemi” için olağanca gücüyle eğilmiştir. O dönemde Avrupa ve Amerika’da günlük bir milyon basılan gazetelere karşılık bizde hiçbir gazetenin yirmi bini geçmediğini belirtip röntgenimizi çeker: “Atalet ve rehavet hali içinde olan milletlerin yayınları çok gevşek ve çok azdır.” Bu münasebetle çareyi fikirlerin uyanması ve maarifin ilerlemesi için kaliteli yayınların çoğalmasına bağlamaktadır. Kitap basımı kadar kitap okuma ve böylece kitapçıların açılması ve ayakta kalması meselesini de ele almaktadır. Hilmi Bey tam da burada o acı cümleyi kurar: “Beş on fakir kitapçıyı beslemekten aciz olan koca bir milletin okuma konusundaki hiçliğine, fikir kıtlığına bin defa kederlenilse azdır.” Günümüzde de bazı tanınmış yayınevi ve kitapçıların kapandığını düşünürsek bir asır önceki halimize şaşmayız. Yazarımız burada yine batıdan bir misal vermektedir. Bizdeki geçinmekten aciz kitapçılığa karşılık Leipzig’de (Almanya’da bir şehir) kitap müzesi, hatta kitap borsası ve kitapçılar kulübünden bahseder. Bu şehri ziyaretinde o devirde yerel bir günlük gazetenin 46 bin abonesi bulunduğunu (ki Zeitung gazetesinin 100 bini geçmektedir), perakende satışının ise cabası olduğunu öğrenince küçük dilini yutar. Tüccarzâde o yıllarda kitap yayını konusunda Yunanlıların bile gerisinde kalmamızla adeta kahrolmaktadır. Bu durumun sebebi elbette bizdeki okuma alışkanlığının ve okuma sevgisinin olmayışıdır. Hilmi Bey bu hususta bir tecrübesini şöyle aktarmaktadır: “ Yirmi bin subayı bulunan ordumuz için Ordu ve Donanma adıyla bir mecmua yayınladım. İçindekileri en becerikli subaylarımıza yazdırdım. Basımının güzel olmasına itina gösterdiğim gibi fiyatını da çok ucuz tuttum. Bu kadar fedakârlığa karşı yirmi bin subaydan kaç kişi aldı biliyor musunuz? 550 kişi. Yedi sayı yayınladım, tam 220 lira zarara uğradım.” Bu acı tecrübelerle beraber sözü edilen kısırlık ve soruna bir çözüm de öneriyor yazarımız: “…vatanımızda bir fikir devrimi yapmak istersek neşriyatımıza bolluk vermeliyiz… Evet biz ne zaman Batı’nın seçkin eserlerini dilimize çevirir, bu ilim ve fen eserlerini bütün sınıflarımıza yayar, her sınıf halkımızı okutmaya muvaffak olursak, o zaman büyük bir ilerlemeğe kendimizi ulaşmış sayarız.”

Tüccarzâde’ye göre bir milletin fikri ilerlemesine en hizmet eden vasıtalardan biri kütüphanelerdir. Batıdaki gözlemleri, orada milyarderlerin kurdukları akla hayret veren kütüphanelerin varlığı, herkesin buralardan ücretsiz kitap temi edip evinde dahi okuması ve bunların bizde olmaması yazarımızı yeise düşürmüştür. Bu kütüphane merakı ve araştırma hevesi olmadığından bizde yüksek okullardan yetişenler yarı cahil- yarı âlim olup kalmaktadır. Hilmi Bey yine can alıcı noktayı tespit etmektedir: “Zamanımızda hangi meslekte bulunulursa bulunulsun araştırılmaz, mütemadiyen okunmazsa ilerleme mümkün olamaz. Eğer genç ve ihtiyarımız genellikle araitırmaya heves etmez, kütüphane hayatına alışmazsak, kesinlikle kendimizi ileri ve medeni bir milletin fertlerinden kabul etmeye hakkımız olmaz.”

Tiyatrolarımız başlığı altında yaptığı yorum ve verdiği bilgiler de dikkate şayan. Yazarımız Karagöz ve orta oyunlarının bizde milli ihtiyaçlar neticesi ortaya çıkan bir çeşit tiyatro olmakla birlikte bunların olumsuz etkiler bıraktığı kanaatindedir. “Erkek ve kız çocuklarımızın seve seve gittikleri bu yerlerde gördükleri ve işittikleri şeyler terbiye ve ahlaklarını bozmaktan başka bir şeye yaramıyor.” Ağır ifadeler değil mi? Yine başka milletlerdeki tiyatrolardan örnekler vererek onların okul için, ailelere ve çocuklara mahsus piyesler meydana getirip milli hislerini beslediklerini söylemektedir. Bu itibarla ileri bir milletin fertlerinin yalnızca okuldaki tahsillerle olgunlaşmadığı, güzel sanatlar, edebiyat, musiki ve tiyatro gibi araçlarla estetik bilgilerle yetiştiklerini, iyi bir tahsil görmüş Avrupalının bu alanlarla alakalı konulara vakıf, hele hele de kendi milletinin edebiyat ve sanatını bildiklerini belirtmektedir. Yine tiyatro konusunu bahis mevzuu ederek çözüm olarak, Eğitim Bakanlığı’nın bu işe ciddi biçimde sarılıp İstanbul’da debdebeli ve şaşalı bir milli tiyatro kurmaya çalışmalıdır. Keza “Gençlerimizi Galata ve Beyoğlu’nun zevk ve eğlence âlemlerine devam etmekten ancak bu suretle men edebiliriz.” Geçmiş nu kadar da bugüne benziyor değil mi?

Başından beri hep bizdeki 1913 yılı itibarıyla olumsuz durumlar söz konusu edildiğinden olsa gerek, özellikle Batı karşısında aldığımız askeri ve siyasi yenilgilerin de etkisiyle Tüccarzâde, “İşte bizde bütün bu manevi ve ruhu besleyen kuvvetler eksiktir. Onun için kalplerimiz katılaşmış, ne tabiatın hayat veren feyizlerinden, ne milli askeri iftiharlarımızdan, ne de istikbalin parlak ve şaşalı yollarından haberdarız. Kanlarımız kurumuş, duygularımız durmuş, emellerimiz sönmüş bir tembel ve uyuşuk hayat ile kadere boyun eğerek meçhul bir ufka sürüklenip gidiyoruz.” demektedir.

Tüccarzâde İbrahim Hilmi Bey her ne kadar sıklıkla Avrupa ve Amerika’yı örnek göstermişse de yeri geldiğinde Japonya gibi maarifin önemini kavramış ve cahillikle mücadele edip kazanmış milletlerden de misaller getirmiştir. Dönemine göre gayet ileri görüşlü bu fikirlerini “İnsan olan kendini bilmeli, noksanlarını öğrenmeli, hatalarını itiraf etmelidir ki sonunda durumunu düzeltmeye ve kurtuluşa doğru yürüsün… Hakikat asla durmaz, daima yürür, kendisine yol açar.” sözleriyle noktalamaktadır.  

İnternet çağını, dijital çağı yaşadığımız ve virüs salgını sebebiyle evlerde, internet ve televizyon üzerinden uzaktan eğitim yaptığı şu günlerde bir maarif severin kısaca bahsettiğimiz bir asır öncesine ait düşüncelerinden neler anlamalıyız? Elbette köprünün altından çok sular aktı, üstünden nice insanlar geçti. Ülkemizde 1913’ten bugüne nice ilerlemeler oldu. Bizim bu yazımızda ortaya koymak istediğimiz daha o yıllarda çağını aşan fikirlere sahip mütevazı insanlar olduğunu ve tıpkı bugün yaşadığımız gibi vakt-i zamanlarında layık-ı veçhile anlaşılamadıklarını, belki de istihza edildiklerini vurgulamaktı. Ayrıca bir asır önce ne halde olduğumuzu, bugün geldiğimiz noktayla bir mukayesesini yapıp gitmek istediğimiz geleceği tayin etmemize yol açmaktır.   

REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
SON EKLENEN FİRMALAR
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P

Copyright © 2020 Tüm hakları saklıdır. kastamonubeyazhaber.com

Sivas masaj salonlarıAfyon masaj salonlarıKütahya masaj salonlarıElazığ masaj salonlarıMalatya masaj salonlarıTokat masaj salonlarıÇorum masaj salonlarıYalova masaj salonlarıManisa masaj salonlarıMersin masaj salonlarıTokat masaj salonlarıAfyon masaj salonlarıDenizli masaj salonlarıKayseri masaj salonlarıEskişehir masaj salonları
ataşehir escortdemetevler escortgemlik escortbursa escortbursa escort bursa escort bayanbursa escortbursa escortgemlik escortgemlik escortataşehir escortistanbul beylikdüzü escortpendik escort bayanMardin escort bayanVan escort bayanYalova escort bayanŞanlıurfa escort bayanOrdu escort bayanAlanya escort bayanFethiye escort bayanİzmir escortİnegöl escortSoma escortIğdır masaj salonuAydın mutlu sonManisa mutlu sonİzmir mutlu sonIsparta mutlu sonAfyon mutlu sonSivas mutlu sonOrdu mutlu sonEskişehir mutlu sonKırklareli mutlu sonOsmaniye mutlu son